1. YAZARLAR

  2. Ahmet Belada

  3. Peygamberimizin Övdüğü Mecûsî Nuşirevan
Ahmet Belada

Ahmet Belada

Köşe Yazarı
Yazarın Tüm Yazıları >

Peygamberimizin Övdüğü Mecûsî Nuşirevan

A+A-

“Ülkeler kılıçla alınır, ancak adaletle korunur.”

Timurlenk

Müslüman olmamalarına rağmen Peygamberimizin, kendilerinden övgüyle bahsettiği iki kişiden biri, cömertliğiyle tanınan Hatem-i Tâî, diğeri de adaletiyle bilinen İran Hükümdarı Nûşirevan’dır.

Nûşirevan yaklaşık kırk dokuz yıl Sasanî devletinin başında bulunmuş, hükümdarlığının ilk yılları hariç hiç kimseye haksızlık, adaletsizlik yapmamıştır. Haklı olarak adaletiyle ve doğruluğuyla meşhur olmuştur.

Nuşirevan, Peygamber Efendimizin, Müslüman olmadan ölmesine üzüldüğü iki kişiden biridir. Hatta Peygamberimiz; “Ben adil bir sultanın devrinde doğdum” dediği rivayet edilmiştir.

Adaletiyle şöhret bulmuş ve tarihe “adil hükümdar” olarak geçmiş olan Nûşirevan, tahta çıktığı ilk yıllarda halkına karşı son derece zalimane bir tutum içindeymiş. Öylesine gaddar ve insafsızca bir yönetim sergilemiş ki, halkı adeta canından bezdirmiş. Aynı zaman da zevkine oldukça düşkün olup, korkunç harcamaları, aşırı israfı, sürdürdüğü saltanatıyla da halkın nefretini kazanmış. Kimsenin bir şey diyemediği gibi, diyebilecekleri de dinlemez, dinlese bile galaya almazmış. Bu tür yönetiminden dolayı da halktan bir hayli uzaklaşmış.

Saltanatın ilk yıllarında böyleymiş. Günlerden bir gün, maiyeti ile beraber ava çıkmış. Bir süre avlandıktan sonra dinlenmek için bir suyun başında istirahate çekilmiş. Altında dinlendiği ağaçta İki baykuşun öttüğünü görmüş. Merak ederek Vezirine: “Şu kuşların dilinden anlasak ta konuştuklarını bilseydik. Kim bilir neler konuşuyor” diye mırıldanmış. ( Vezir için halkın içinde bulunduğu sıkıntılı hali anlatmak için bir fırsat doğmuş )

Vezir; “Sultanım! Ben bu kuşların ne dediklerini biliyorum. Eğer müsaadeniz olursa ve beni bağışlarsanız neler konuştuklarını anladığım kadarıyla size anlatayım”

Nûşirevan hayretle! “Peki, anlat bakalım, gazabımdan emin olabilirsin”

Bunun üzerine vezir; “Bu kuşlardan biri diğerinin kızını oğluna istiyor. Öbürü işi biraz naza çekerek, senin oğluna kızımı veririm fakat başlık parası olarak harabeye dönmüş bir ev isterim diyor.

Kızı oğluna isteyen kuş gayet memnun bir şekilde; ‘başımızda Nûşirevan gibi bir hükümdar varken ben sana bir değil on tane bile harabe ev verebilirim. Yeter ki sen kızını ver’ der. İşte sultanım kuşların konuştuklarından benim anlayabildiğim” budur der.

Vezirin böyle söylemesi üzerine Nûşirevan hiçbir şey dememiş... Ama vezirin ne demek istediğini de çok iyi anlamış. Vezir memleketin ve halkın içinde bulunduğu durumu ince bir üslupla anlatmış olur.

Hükümdar, saraya döndüğünde yaptıklarını gözden geçirir. Veziri doğru söylüyordu. O andan itibaren hal ve ahvalini değiştirmeye karar verir. Artık o, halkını gözeten, onlara destek olan, içlerinde bulunan, onları dinleyen ve gereğini yapan adil bir hükümdar olmuş. Ölünceye dek yıllarca halkını adaletle yönetmiş.

Görüldüğü gibi idarecinin yanında; tabasbuscu ve ‘sallabaşı, al maaşı’ anlayışı ile değil de, (usulüne uygun bir şekilde) doğruları destekleyen, teşvik eden; yapılan yanlışları ise söyleyebilen akıllı bir danışman olsa hem idareci, hem halk rahat eder. Oraya da güven hâkim olur. Bir büyüğün deyimiyle, ‘idareci kapısı Kâbe kapısı gibi güzeldir’ sorun ve sıkıntısı olan oraya gelir ve halini arz eder. O da imkânı nispetinde yardımcı olmaya çalışır. İdareci başına buyruk, her şeyi bildiğini sanan, hiç kimsenin görüş ve düşüncesine itibar etmeyen dik başlı olursa, ona ne danışmanı ve nede bir başkası etkili olamaz. “Kerameti kendinden menkul” insan gibi ‘Rabbena hep bana’ anlayışıyla kasasını kesesini doldurmaya çalışır. Halka kapısını kapatır. İnsanları tehdit, şantaj ve ‘ümüğünü sıkarak’ haksızda olsa işlerini yürütmeye çalışır. Fakat unutmamak gerekir, ölümlü bir dünyada yaşıyoruz. Yaptıklarımızın, yapma imkânımız olup ta yapmadıklarımızdan da hesaba çekileceğiz.

Her fani gibi Nûşirevan da ölüm döşeğine yatmış. Etrafında çocukları, sevenleri çaresizlik içinde bekliyorlarmış. Hekimler bir türlü onu iyileştirememiş. Bir ara Nûşirevan yanında bekleyen çocuklarına; ‘Evlatlarım benim hastalığıma ancak harabede yaşayan baykuşun eti iyi gelir. Hemen bana ondan bulun getirin de yiyip şifa bulayım.’ Çocukları sevinçle; ‘bundan kolay ne var’ diyerek harabede yaşayan baykuş eti bulmak için çıkarlar. Fakat durum umdukları gibi olmaz. Üzüntülü bir halde geri dönerler: ‘Babacığım memleketin her tarafını gezdik, dolaştık. Maalesef ne bir harabe, ne de orada yaşayan bir baykuş bulamadık.’ Nûşirevan bunu duyunca çok sevinmiş. İlk önce harabeden geçilmeyen memleketinde demek ki şimdi her yer mamur olmuş müreffeh bir hale gelmiş, hiç harabe kalmamış.

Dahası Nûşirevan öldüğünde kimin hakkı varsa alsın diye tellal çıkarmışlar. Hiçbir kimse çıkıp ta benim ondan şöyle bir alacağım var diyememiştir. Bir memleketin idarecisi müşrik bile olsa, şayet adil ise o memleket ayakta kalır. Fakat idareci Müslüman da olsa şayet adil değilse, halkına zulmediyorsa o memleket ayakta kalamaz.

ADALETİNE ÖRNEK

Rivayete göre Hazreti Ömer ve Sa'd İbni Vakkas, İran'a at satmaya gitmişler. İran'a vardıkları zaman şehrin girişinde cirit oynayan insanları seyre dalmışlar. Bir ara yabancıların kendilerini seyretmekte olduğunu fark eden bir grup genç yanlarına gelip "sizi bedeviler!" diyerek aşağıladıktan sonra, ellerinde bulunan her şeyi almışlar. Yanlarında binecek ve yiyecek bir şeyleri kalmaz. Akşam olunca kalmak için bir hana varırlar. Kapıdan girer girmez hancı, misafirlerin yabancı olduğunu ve üzüntülü olduklarını fark eder. Kim olduklarını öğrendikten sonra üzüntülerinin sebebini öğrenir.

Onlara: ‘Siz kederlenmeyin, bizim hükümdarımız son derece âdildir. Ya atlarınızı buldurur yahut bedelini tazmin eder. Sizin anlattığınıza göre elinizden atları alan hükümdarın kendi oğludur. Ama o mutlaka bu meseleyi halleder’ diyerek konuklarını teselli eder.

Ardından: ‘Hükümdarımız her sabah pazar yerinde halkın önünden geçer. Kalk da ona sıkıntı ve dileklerini bildirirler. O da ne icap ediyorsa gereğini yapar. Siz sabahleyin hemen pazar yerine gidin vaziyeti anlatın’ der.

Hancının tavsiyesi üzerine sabah, Hazreti Ömer ve arkadaşı pazar yerine çıkıp hükümdarı beklemeye başlarlar. Biraz sonra hükümdar yanında tercümanları olduğu halde gelir. Herkes nesi varsa açık açık söylüyor o da gerekeni hemen orada yapıyor veya yapılmasını emrediyordu. Sıra Hz. Ömer ve arkadaşına gelir. Onlarda başlarından geçenleri anlattılar. Atlarının bulunup geri verilmesini isterler. Hükümdar bunları dinleyince yüzü çok asılır. Bir kese altın verdikten sonra atlarının da bulunacağını söyler.

Hükümdar tercüman vasıtası ile konuşuyordu, tercüman ise atı alanların hükümdarın oğlu olduğunu söylememişti. Hazreti Ömer ve İbni Vakkas yine akşam kaldıkları hana gelirler. Bu sefer yanlarında paraları da vardı, karınları da toktu. Hancının parasını verdiler, o gece de orada kalıp sabahleyin yola çıkmayı düşünüyorlardı. Hancı ne olduğunu sorar. Onlar da hükümdarla görüştüklerini ve atların bulunacağını söylerler.

Hancı birden öfkelendi ve : ‘Demek kendi oğlu olduğu zaman iş değişiyor’ der. ‘Siz durun yarın ben konuşurum.’ Sabah olduğunda bu sefer hükümdarın karşısına hancı çıkarak: (Olayı anlattıktan sonra) ‘Hükümdarım, suçu işleyen başkası olursa cezalandırılır, sizin oğlunuz olursa cezasız kalır öyle mi?’ der. Nûşirevan bunu duyunca rengi değişir ve çok sinirlenir. ‘Söyle at sahiplerine şehirden ayrılırken... biri şehrin kuzey, diğeri güney kapısından çıksın’ der.

Sabah olduğun da atlarıyla beraber fazla fazla haklarını aldıktan sonra şehri terk ederler. Bir de ne görsünler, şehrin bir kapısına atı alan genç, diğer kapısına ise hükümdara yanlış bilgi veren tercümanın asılı olduğunu görürler...

Ne demişler, “mazlumun ahı, indirir şahı...”

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.