1. YAZARLAR

  2. Ahmet Belada

  3. Osmanlı İnsanı
Ahmet Belada

Ahmet Belada

Köşe Yazarı
Yazarın Tüm Yazıları >

Osmanlı İnsanı

A+A-

Selçukluyu onun devamı niteliği ceddim Osmanlıyı çok seviyorum. Onların hayatlarını, yaptıklarını, söylediklerini okudukça haz duyuyor böyle bir mazimin olmasından dolayı gurur duyup Allah’a hamd ediyorum. Gerek Selçuklu ve gerekse Osmanlı’da sayamayacağım kadar güzellikler mevcuttur. Ecdadımdaki bu güzellikler üstüne üstelik sadece kendi vatandaşları için değil, tüm insanlık içindi. Tarihi bir vakıadır ki onlar, imhadan ziyade ihya etmeye, almaktan ziyade vermeye/bölüşmeye özen göstermiştir.

Onlar, din ile dünyanın nasıl birlikte yaşandığını, dinin dünyadan ayrı olamayacağının en güzel örnekliğini sergilemişlerdir.

Onlar, kendi dinlerine mensup olmasalar da diğer din mensuplarının haklarının olduğuna inanmış ve onların haklarını da korumaya çalışmışlardır.

Tarihçiler dâhil Selçuklu ve Osmanlı’ya ön yargısız bakan hemen herkes bu gerçeği çok rahat görebilir.

Fakat ben bunların ötesinde bir hususu dile getirmek istiyorum. Selçuklularda olduğu gibi Osmanlı’da da kardeşler arası amansız mücadeleler yapılmış. Birçok ölüm ve savaşlar olmuş. Darbeler yapılmış. İstenmeyen tüm bu olaylar olmasına rağmen hemen tüm tarihçilerin bildiği, okuduğu ve kaleme aldığı husus halkın/tebaanın uyum içinde olmalarıdır.

Hatta sarayda darbeler olmasına, envaı çeşit ayak oyunları olmasına rağmen halkın genelinde bağlılığın, kenetlenmenin varlığı hep merakıma mucip olmuştur; bu nasıl oluyor? Nasıl sağlanmış? Hep merak etmişimdir. Kendime göre bazı cevaplarım varsa da tam olarak itminan olamıyordum. Ta! Ki, “Hz. Peygamber ve İnsan Yetiştirme Düzeni” isimli kitaptaki Doç. Dr. Fatih M. Şeker’in ‘Dünya Görüşü İtibariyle Osmanlı Adamı’ makalesini okuyana kadar. O makaleyi okuduktan sonra kafamda farklı bölümlerde bulunan taşlar kısmen yerine oturdu. En azından kafamdaki büyük soru işaretlerinden birini kısmen izale etmiş oldum.

Okuduğum makaleyi baz alarak aşağıdaki yazıyı kaleme alıyorum.

Saray başta olmak üzere Osmanlıda “zürafa” (zarif kimseler) denen siyasete tam olarak karışmayan güçlü bir bilim ekibi vardı. Bunlar medreseler ve tekkelerin nasıl olması gerektiğini organize eden belirleyen mütefekkir ekipti. Sadece dini ilimler değil, aynı zamanda fen ilimlerini de bunlar organize ediyorlardı. Her padişah fethettiği yerin en seçkin zürafasını saraya getiriyordu. Onlarda mevcut bilgi ve görgülerini öğretiyordu.

Mesela; sadece Mısır’ın fethinden sonra Yavuz Sultan Selim halife başta olmak üzere iki bin civarında bilim insanını saraya getirmişti. Bunlar Osmanlı toplumunun eğitim birliğini sağlayan çok güçlü unsurlardı.

Bir defa her şeyden önce Osmanlı adamının en kuvvetli yönü, Müslümanlığıydı.

Osmanlıda irfan ehline riayet ve devlet başkanına itaat vaciptir. Yavuz’un hocası ve dönemin Şeyhülislam’ı İbn-i Kemal’e göre; ‘Osmanlının zamanı, İslam’ın hükümlerini uygulamakla geçmiştir. Onlara göre hakikatte “millet dindir”; “din de millettir.”

Osmanlı adamını yetiştiren birazda halkın okuduğu başta Kuran ve hadis olmak üzere itibarlı kitaplardır.

Osmanlıda insanı adeta usta-talebe; usta çırak ilişkisi içinde yetişir. Her şey birbirinden ayrıyken gene birbirine bağlı hale gelir. Nazımda ve vezinde vadiler farklı olsa da manada istikametler bir olur. Nesil, mizaç, karakter, zaman ve zemin insanları ayırsa da dünya görüşü birleştirir. Süleymaniye’de Bayram Sabahı başlıklı şiirinde Mimar Sinan’ın taş ve toprakla yaptığını kelimelerle ve şiirle yapan Yahya KEMAL, Viyana kapılarına nasıl gittik? Sorusuna, Mesnevi okuyarak ve pilav yiyerek derken bu gerçeğe işaret eder.

Osmanlı insanında;

  1. Az eseri çok okuma vardı.
  2. İslamiyet, ilim ve irfana dayanırdı.
  3. Ulema toplumun aklı, sofi-mutasavvıf da vicdanıydı.
  4. Felsefeyi hikmet haline getiren bir tecrübe, hikmeti ise amelin ta kendisi sayardı.
  5. Siyaseti her yönüyle dünyayı tanzim etme sanatı olarak görürdü.
  6. Siyasilerin iradesiyle mütefekkirlerin aklını ve kalbini birleştirirdi.
  7. İradeyi, akıl ve kalb; kalbi de akıl ve irade haline getirirdi.

Osmanlı adamına göre: Medreselerde yetişenler tekkelerin fırınlarında pişer. Medrese ve tekkeler kendi dünyalarını kurarken, birbirini itham etmediği gibi birbirinin üstüne eğilirdi. Birbirine istikamet verirdi. İnsanlara iyi gözükenin Allah’a da iyi gözükeceğine inanırdı.

Medrese sistemi, zihniyet etrafında dönerek memleketin düşünce dünyasını idare eder; tekkeler de sosyal hayatını nizamlar, fikrin çerçevesinde kalacak şeyleri gündelik hayata taşır, o zihniyeti hayatla yoğurur. Yeryüzünü Allah’ın tecelli ettiği bir dergâh haline getirir. Medreselerin öğrettiklerini tatbik etme terbiyesi mürşitler tarafından verilirdi.

Osmanlı insanına göre: İlim kalbin ibadetidir. Bu da amel etmekle gerçekleşir; zira amelsiz olan ilim vebal ve ilimsiz olan amel de dalâldir. (sapıklık)

Osmanlı insanı; yüzüne karşı kendilerini methedenin yüzüne bakmaz, bilir ki insanları yüzlerine karşı övmek, aslında onları bıçaksız boğazlamak gibidir. Kişinin kendi noksanını bilmesinin üstünde bir olgunluk noktası olmadığını hayat tarzı haline getirir. Esas olanın kâl değil hâl olduğunu ve hâlin ise kâl’e sığmayacağını hiçbir zaman gözden kaçırmazdı.

Osmanlı adamının daimi duası şudur: Yarabbi, bana Hakkı Hakk olarak göster.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.