Nadir YILDIRIM

Nadir YILDIRIM

Köşe Yazarı
Yazarın Tüm Yazıları >

Ayna Ruhlar

A+A-

Aynadaki "Ruh"

İlk söz ve öz sözle başlayalım. "İlim, ilim bilmektir. İlim, kendin bilmektir. Sen kendini bilmezsen bu nice okumaktır." der, Yunus.

İlkokul sıralarındayken bir aile büyüğümüz, canlı cansız bütün varlıkların ruhu olduğunu söylediğinde, o yaşlarda benim kavram dünyama "fazla" gelen bu ifadeyi ve onun kastettiği manayı anlayamamıştım. İçimden "saçmalıyor" diyerek, ondan daha akıllı olduğuma karar vermiştim.


Şimdi utanıyorum. Neden mi? Çünkü bunu anlayabilmek için beş yıl ilkokul, üç yıl ortaokul, üç yıl lise ve beş yıl lisans okumak zorunda kaldım. Yetmedi, üzerine iki de yüksek lisans ekledim. Bunun dışında okuduklarım ve yaşadıklarım da cabası. Utanıyorum, çünkü bunu bana söyleyen kişinin belki de sadece ilkokul diploması vardı. Şimdi beni, siz de suçlayabilirsiniz. Ama acele etmeyin. Çünkü ben, bu gerçekliği "bilmeyi" öğrenmekten bahsetmiyorum. Bu gerçekliği "kavramak" ve "idrak" etmekten bahsediyorum.

Gerçekten de canlı, cansız bütün varlıkların ruhu var mıydı? Onlar da biz insanlar gibi etrafta olan biten olay ve olguların analizlerini yapıp neden sonuç ilişkisi kurup bir sonuca ulaşabiliyorlar mıydı? Onlar da renklere anlam verip sevinç ve hüznü şiirlere aktarabiliyorlar mıydı? Bizim gibi duygularını dile getirmek için "sesin resmi" ni çizebiliyorlar mıydı? Ağlayarak ya da gülümseyerek duygularını, davranışlarına yansıtabiliyorlar mıydı? Acı çekiyorlar mıydı? Ayrılığı, kavuşmayı, aşkı, nefreti hissederek envaiçeşit duygu yoğunluğu yaşayabiliyorlar mıydı? Yüzlerce soru...

Ancak sizler de bu sorulara benim gibi, soyut kavramları, mecazi ifadeleri, metaforları anlamlandıramayacak yaşta olsaydınız, o gün kendi kendime verdiğim cevabı sanırım siz de verirdiniz.
Evet, bütün varlıklar yukarıdaki soruların hemen hepsine evet diyebilecek bir ruha sahipler. Bir farkla: Onlar bizim gibi bilinçli bir durumla değil, bu duyguları hissettirecek bir ayna olarak bizi yansıtıyorlar. Üzülmüyorlar ama hüzünlü bir ruhun gözyaşlarını aksettiriyorlar. Sevinmiyorlar ama sevinçli bir ruhun gülümsemesini yansıtıyorlar. Aşık olmuyorlar ama aşık bir ruhun aşkını anlatıyorlar. Ayrılmıyorlar, özlemiyorlar ama ayrılan özleyen bir ruha tercüman oluyorlar ve cansız varlık olarak gördüğümüz etrafımızdaki her şey, bir ruhun yansıtan aynaları olarak yaşıyorlar.


Varlıkların "ayna ruhlarını" keşfetmiş olmak keşke içimizi rahatlatsaydı. Aksine bunu fark etmiş olmak, ardından en az kendisi kadar ağır, zorlu bir süreci ve sorumluluğu da beraberinde getiriyor.


Aynaları fark ettiğiniz andan itibaren etrafınızdaki her nesnenin hangi ruhun aynası olduğunu da merak etmeye başlıyoruz. Onu görebilecek derin gözlere sahip olacak kadar şanslıysanız, bu kez de bir başka sır sizi bekliyor.


Ayna ruhtan yansıyanı anlamak, onunla konuşmak zorunda hissediyorsunuz kendinizi. Bunun için de bilgi ve tecrübeyle donanmış olmanızı gerektiren yeni bir durumla karşı karşıya kalıyorsunuz.


Bilgiye ulaştıktan sonra her şey bitti mi? Elbette hayır! Görebilmek, analiz yaparak, bu ruhtan yansıyanı hem kendimize hem de başkalarına anlatabilecek, yaşamasını ve yaşanmasını sağlayabilecek araçlara ihtiyaç duyuyorsunuz.

 

İşte eğitim öğretim sürecinin önemi de tam burada devreye giriyor. Bu sürecin bütün unsurları; yöneticisinden öğretmenine, öğrencisinden velisine, müfredatından programlarına, bahçe duvarından okulun mimari yapısına, eğitim ortamlarına, sınıf yönetim tarzına, okulun yönetim yaklaşımına ve hatta teneffüste kullanılan okul zilinin melodisine varıncaya kadar bütün unsurlarıyla düşünülmesini, geliştirilmesini, sürecin titizlikle planlanmasını, uygulanmasını, kontrolünü ve düzenlemesini elzem kılmaktadır.

"Nefsini tanıyan Rabb'ini tanır."

Peygamber'imiz Hazreti Muhammed buyurur ki "Benliğini idrak eden, Rabb'ini idrak eder." Biz bu hadisi aslında şöyle öğrenmiştik: "Nefsini bilen, Rabb'ini bilir." Arapça bilenlerimiz burada geçen "arefe" kelimesinin "aleme" kelimesiyle aynı anlamı paylaştığını hemen fark edecektir. Çünkü "idrak" etmek, maruf olmak, "bilmek" ten daha derin anlamlar taşır, kapsayıcıdır.


Bilmek, ulaşabileceğimiz tanımayı sağlarken, "idrak" etmek, varlıkların ruhlarını anlamak, onlarla empati kurmak, yansıttıklarını hissetmek, üzerinde düşünmek, analizler yaparak bir çıkarıma ulaşmak ve bu çıkarımdan yeni yansımalara ulaşmak, anlatabilmek, anlayabilmek için de uygun araçlar geliştirmek gibi insanın yeterliliğini ifade eder.

 

Şu halde "arefe" kökünden gelen "maarif" kavramının da önemini burada kabul etmek gerekmektedir. Çünkü "maarif" sadece "bilmek" değil bilgiyi kullanabilmek yeterliliğine sahip olabilecek kıvama ulaşmayı ifade eder. Örneğin; hayat kelimesiyle, ömür kelimesine bilmek seviyesinden bakarsak, sadece doğumla ölüm arasındaki geçen bir süre, sadece bir yaşam olarak kalacaktır. Ama maarif nazarıyla bakıldığında, hayatın "yaşama", " ömrün ise, bu hayatı "imar" edecek işler yapma anlamdaki ruh yansımasını görme imkanı sağlayacaktır.

 

Bir okul binasını inşa edebilmek için gereken mühendislik bilgisine sahip olmak elbette gereklidir. Ancak, binaya ruh verecek mimarın, "maarif" noktasından hareketle "eğitim sürecini" idrakten yoksun, nesnelerdeki ruhların yansıttığı manayı kavramaktan aciz olması halinde, karşımıza sadece dört tarafı betonla çevrilmiş, çatısı örülmüş bir yığın taşla karşı karşıya kalırız. Buna razı olmak eziyet verir.

Giydiğimiz elbisenin, gömleğimize taktığımız kravatın maliyeti ne olursa olsun, önemli olanın bunların uyumlu olup olmadığı değil mi? Saç boyamızdan tutun ayağımızdaki çorabın çiftinin aynı renk ve desende olup olmadığına kadar dikkat eden bizler, yetiştirdiğimiz öğrencilerin yaşayacakları hayatla ne kadar uyum içerisinde olacağını planlamak zorunda değil miyiz?
Hayatı anlamlandıracak ve etrafında olan biteni, varlıkları ve eşyayı anlayabilecek düzeyde aklını ve akıl ettiğini anlamlandıracak bir ruh ve ayna ruhları fark edecek anlayışın yolunu ve yöntemini öğretmekle yükümlü değil miyiz?

 

Şu halde "maarifi", eşyayı kavrama bilinci olarak kabul edersek, bunu gerektirdiği şekliyle öğrencilerimize, çocuklarımıza, çalışanlarımıza bütün dünyayı anlayabilecek, idrak edebilecek, ayna ruhların yansımalarını anlamlandırabilecek, kavrayabilecek, kavramsallaştırabilecek, yeni fikirler üretebilecek, hem kendisi hem de başkaları için hayatı imar edebilecek, kolektif kültürden doğan ve eşyayı yansıtan ruhları okuyabilecek alfabeyi, bunları anlayabilecek dili öğretmek zorunda değil miyiz? Elbette sorunun cevabı "evet" olacaktır. İçimizden onay verdiğimiz bu "evet"e olan inancımız ne kadar güçlüyse "başarı" da o kadar kaçınılmazdır. "Muvaffakiyet" yani, yerli olmayan tanımla, "vizyon"a ulaşmak da o denli derin ve anlamlı olacaktır.

 

Bilgiye anlam yükleyebilen sistemler kurduğumuzda, eğitim öğretimle birlikte "maarif" in öneminin farkına vardığımızda, maarif işini bir sanatkar edasıyla, titizlikle gerçekleştirdiğimizde, her nesnenin bir ruhu olduğunu anladığımızda ve bu ruhla konuşabildiğimizde insanımız değer kazanacak, hayatımız can bulacak ve ömrün dünyayı ve kendimizi imar etme süreci olduğunu kavrayacak, daha da önemlisi "kendimizi tanıyacak" mana olgunluğuna kavuşmuş olacağız.
 

Okulları sadece beyinlerle bilgi taşıyan konteynırlar olmaktan kurtarıp bilgiye "ruh" verip, ruhlarda yansımaları okuyabildiğimizde bunları aktarmak için uygun araçlar ve yöntemler geliştirdiğimizde, kendi eserlerimizi, kültürümüzün bütün unsurlarını, evrensel mozaik yapıyı, parça bütün ilişkisini, insanı insan yapan, bizi biz yapan bütün derinlikleri anlayan, bir öğretmen, bir yönetici, bir anne baba olabileceğiz.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.