Bir yazıyı okursunuz ve bütün içinde parçaların acayipliğini kaçırabilirsiniz. Cımbız bunu gidermek için geri döndü. İliğine kadar sökecek, saçmalıkları cımbızla ayıklayacağız. Tabii ki İclal’in, Kiremitçi’nin ve benzerlerinin sırası da gelecek. Ama cımbıza ilk takılan Reha Muhtar’ın Japon Sevgilisini anlattığı o ibretlik yazı oldu. Buyurun.
CIMBIZ’IN DAİMİ NOTU: PARANTEZ İÇİNDEKİLER BİZİM YORUMUMUZDUR. KARIŞTIRMAYIN…
Onu gördüğüm anda büyülenmiştim... Şık ve batılı tarzda bir Japon kadınıydı... (Batılı tarzda Japon kadını. Japon’u överken bile batılı referansı. Ne kadar batılıysan o kadar çekici bir Japon’sun oksimoronu. Sağlam mantık!) Güzeldi... Alımlıydı... Çekiciydi... Ve gerçek bir kadın gibi cazibesi olan bir kadındı... (Batılı tarzda ya, her türlü övgüyü hak ediyor.) Yazdan kalma tiril tiril kıyafetlerle dolu bir Tokyo gecesindeydim... Tarih 29 Ekim 1984’tü... Tokyo’da yemyeşil çimlerin üzerindeki sanırım büyükelçinin rezidansında, muhteşem bir yemekli davet veriliyordu... Nurver Nureş Tokyo Büyükelçisi’ydi ve davet yüzlerce konuğun cıvıl cıvıl sohbet ettiği, döner kuyruklarının yeşil çimler boyu uzadığı kuyruklu yıldızların geçişini andıran bir albenide gerçekleşiyordu... (‘Anlayın saltanatı’ diyor Muhtar. ‘Bakmayın şimdiki köşeye çekilmiş halime. Hey gidi günler hey, ben gençken…’ ambiyansı.)
***
O muhteşem Japon kadınını orada, yüzlerce davetlinin arasında gördüm... (Batılı tarzda ya… Ayırt etmemek mümkün değil.) Benden muhtemelen 4-5 yaş büyüktü, 30 yaşlarında ya vardı ya yoktu... Japon Gazeteciler Birliği’nin davetiyle Tokyo’da “Gazetecilik ve Japon kültürü” üzerine çalışma yapıyor, eğitim alıyordum... (Alt metin şu: Ben sadece Atina’dan bildirmedim! Bilin!) 29 Ekim gecesi davetine Tokyo’da bulunan tek Türk gazetecisi olarak katılacağımı söylemiştim, Tokyo Uluslararası Gazetecilik Enstitüsü’ne... (Ah ne biriciğim. Hep biriciktim…) Onlar da benimle beraber eğitim alan diğer ülkelerin gazeteci öğrencilerine söylemişler, herkes baştan gelmek istemişti... Ortadoğu ülkelerinden 6-7 gazeteciydik Tokyo’da eğitim alan ve kursun başından itibaren Mısırlı gazeteci Türk gazeteci olarak beni kendisine “rakip” seçmişti... Bu rekabetin kişisel olmaktan çok, etnik olduğunu seziyordum... Mısırlı diğer Ortadoğulu meslektaşlara dolaylı yoldan “Ya ben ya da Türk, seçim yapın” diyordu... (Ne demiştik? Biriciğim hey… O kadar ki, rakip olarak bir ben görülebilirim. Neyin rekabeti? Neyin seçimi? O belli değil tabii. Ama maksat hasıl olmuştu nasılsa, boş verelim o önemsiz detayı.)
***
O gün de son anda su koyvermiş, Arap gazetecilerin bir kısmını alarak bir Arap restoranında yemeğe gitmişti Mısırlı gazeteci, Türk Büyükelçiliği’ndeki davete gelmek yerine... Umurumun teki değildi, Mısırlı gazetecinin davranışı... (Umurumun teki’nin ne demek olduğunu anlamak için Muhtar kalibresinde olmak gerekiyor galiba. Değiliz, bilemiyoruz. Duymadık da umurumun teki gibi bir kalıp, cımbızlayamıyoruz.) Ben gitmek istiyordum davete, Katarlı meslektaşım da Türk Büyükelçiliği’ndeki daveti görmek istiyordu... Ne ki o muhteşem kadını görünce yanımdaki Katarlı meslektaş fazlalık olmuştu... (Bir kız gördüm mü arkadaş falan dinlemem anında satarım klişesi. Ne klas bir arkadaşlık.) Gözlerimiz birbirini buldu, ateş Tokyo gecesini yakıyordu sanki... (Hoh) Bir anda o muhteşem cazibenin sahibi kadınla kendimizi yan yana bulduk... Katarlı gazeteci arkadaşımla bir üçlü oluşturmuştuk... Gecenin ışıklarının aydınlattığı çimenler üzerinde bir süre durmuştuk ki, “bir yerlere gidip eğlenmemizi” istedi cazibeli kadın... Veda ettik ve çıktık davetten... (Allah’tan Mısırlı gazeteci yokmuş piyasada. Yoksa nice olurdu halimiz.)
***
Lacivert bir Tokyo gecesi bizi bekliyordu... (Lise döneminden kalan hisli cümleler…) İnanılmaz bir gece kulubüne götürdü cazibeli kadın bizi... (Benzersiz bir detay…) Tavanda aynaların olduğu, loşla karanlık arası, çok lüks bir gece kulübüydü gittiğimiz... (Loş zaten aydınlıkla karanlık arası bir ortam değil mi? Loşla karanlık arası da ne ola ki? Umurumun teki gibi bir şey herhalde.) Katarlı meslektaşım biraz bizden uzaklaşmış, biz o muhteşem kadınla öpüşmeye başlamıştık... (Eh, mübarek, bu ne hız? Mübarek demişken, şükür ki Mısırlı rakip yokmuş, Katarlı arkadaş zaten çürük elma. Uzaklaşmasın da ne yapsın. Kız da pek bir hafifmiş hani.) 25 yaşındaydım... Bir Tokyo gecesinde, lüks şehrin en lüks gece kulüplerinden birinde, iki saat önce tanıştığım ve beni büyüleyen muhteşem bir Japon kadınla öpüşüyordum... (Yarasın… Da… Bu hız nereye varır ki? Okuyalım bakalım.) James Bond filmleri gelmişti aklıma... Bu hız, bu kadar güzellik, lüks, ihtişam ve cazibe ancak bir James Bond filminin sanal senaryosunda gerçekleşebilirdi... Ben o sanal senaryoyu gerçek hayatımda oynuyordum... (Yaw bu da laf mı? James Bomd’tan neyiniz eksik sayın Muhtar. Hem Mısırlı da yokken. Sal gitsin.)
***
Kocasından ayrılmak üzereydi muhteşem kadın ve muhtemelen bir şeylerin intikamını hayattan benim aracılığımla almaktaydı... (Ah, ne kadar onurluca. Nasıl da gururla anlatılacak bir detay.) O zamanlar bunu anlayabilecek bir yaşta değildim... (Hafifletici sebepler varmış meğer.) Ne ki Tokyo’nun bana sunduklarını sonuna kadar yaşayacaktım... (Değil mi ama? Uzak Doğu demek seks demek değil midir milli algımıza göre. Zaten kurs için mi gitmişti sanki? Peh.) Tokyo’da kaldığım haftalar boyu, o muhteşem kadınla zaman zaman birlikte olduk... Bana Tokyo’yu o kadın sevdirdi... (Belli. Hatta onunla ilgili bir türkü bile var. Yar belli belliiiiiii diye.) Hiroşima’ya gidip atom bombası yemiş yaşlı Japonlarla sohbet ederken, Japon kadının tenimde yarattığı aşk, beni onlara yaklaştırıyordu... (Japonlarla ilgili bildiğimiz ikinci şey de zaten Hiroşima ve atom bombası. Bir Japon’la başka ne konuşulur ki değil mi sayın Muhtar?) Tokyo’da yürürken, Japonlarla bar sohbetleri yaparken, Geyşa kültürünün derinliklerini öğrenirken hep cazibeli Japon kadının muhteşem silüeti bana Japonya’yı bir başka sevdiriyordu... (Ve üç… Japonlardan öğreneceğimiz bir şey de Geyşa kültürü olabilirdi. Bakın, olmuş.) Tokyo’da kaldığım bir ay boyunca “Türk hamamı” denilen randevu evi türü yerlere merak için bile uğramadım... Zaten o yerlere gitmezdim, ne ki bu sefer nasıl olduklarını öğrenme zahmetine bile katlanmadım... Japonya’yı muhteşem bir kadından öğreniyordum zaten... (Türkçesi şu: Japon sevgilim bir fahişenin gösterebileceği her şeyi veriyordu bana. Nasıl da yüceltiyor sevgilisini. Ama pardon, o zaten evli bir kadınla aşk yaşıyordu değil mi? Ah bilinçaltı, ah Japon eşittir seks kültü. Ama yine de ne olursa olsun ‘Sevgilim sayesinde randevu evine gitmeye gerek duymadım’ demek için… Acayip bir ruha sahip olmak lazım herhalde.) Bir gün kimonolarıyla gelmişti... “Bak bakalım” demişti “Gerçek bir Japon kadını karşısında ne yapacaksın şimdi?..” Kat kat kimonolar vardı üzerinde... (Sonra? Sonrası şu: Muhtar randevu evine gitmemiştir. Fantezide sınır yok hesabı.)
***
Dün akşam “Çernobil gibi bir felakete sadece 24 saat kaldı Japonya’da” başlığının bugünkü gazetede yer alacağını görünce, yaşadıklarım bir film şeridi gibi geçti gözümün önünden... (Ya… Yüksek duyarlılık böyle bir şey herhalde. 10 binlerce insan ölmüş, kat kat fazlası evsiz kalmış, bir o kadarı kayıp, bilanço daha da ağırlaşacakmış falan… Bunlar da laf mı? Ah o Japon sevgili, kat kat kimonolar ve sonrası, o dudaklar falan.) O günden sonra bir daha Japonya’ya gidemedim... Ancak o güzel insanların ülkesini hiç unutamadım... Yaşanan aşklar, yapay sınırlarla bölünmüş insanları yeniden bütünleştiriyorlar... Bilmem yaşadığım aşklardan mı, yaşamış olduğum şehirlerden ve ülkelerden mi, sınırlar, ırklar, renkler, çekik olan gözler ve siyahi olan tenler bana hiç yabancı gelmezler... (Daha bu Japon faslı diyor Muhtar. Bir de Atina fantezilerimi dinleyin. Bir yandan sirtaki yapıp bir yandan da…) Hepsinde aşkı, hepsinde insanı ve yaradanı bulurum ben... (Pardon, bu aşk mıydı? Kaçırmışız galiba.) Deprem ve tsunaminin tahrip ettiği Fukuşima santralindeki nükleer sızıntı çok tehlikeli boyutlara ulaştı... Bütün ülke alarma geçti... Bugün Türkiye’deki bayraklar Japonya’daki deprem ve nükleer felaketin anısına yarıya indiriliyor... (Ne önemi var allasen? İki satırda geçiştirin gitsin be Reha Muhtar.) Kim bilir Japon sevgili şimdi nerede ve ne yapmakta? Yaşıyor mu acaba?.. Kocasından ayrılıp yeni bir hayat kurdu mu kendine?.. “Sevdin mi Japon kadınını?..” demişti bana dudağıma öpücük kondurup ayrılırken... 27 yıl sonra buradan fısıldasam duyar mı sesimi acaba?.. (Buradaki soru işaretlerinden sonraki iki noktalar Muhtar’a ait. Nasıl ki umurumun teki ne demek bilemediysek, nasıl ki loşla karanlık arası formu çıkaramadıysak soru işaretinden sonra gelen iki nokta gibi bir noktalama işaretini anlamlandırmak için de dilbilgimiz yeterli gelmedi.) -”Çok sevdim...” Allah sakınsın hepinizi... (Amin… Sizi de sayın Muhtar, sizi de. Daha ne ülkeler var içinde boşanmak üzere olan evli kadınlar olan. Ne aşklar, sizin gibi ne ateşli ve duygulu erkekleri bekliyorlar.?