Künye Anasayfaya Dönmek İçin Tıklayın Editör'e İleti Yazmak İçin Tıklayın
New Page 1
Yiyin Efendiler, Yiyin!

Sekiz yıl önce Demirel'in Cumhurbaşkanlığı döneminde inşaasına başlanan ultra lüks yatın inşaası tamamlandı. Lüks yatın değeri 30 milyon dolar. Aferin. 

Sıkıldım

Nihat Hatipoğlu’nun yüzüne yerleştirdiği o sahte gülücükle “Ben ne kadar aşmış, hisli, sevecen ve kucaklayıcı biriyim” yalanından… O gülen suratın sadece bezirganlık olduğunu anlamayıp Hatipoğlu’yu izledikçe maneviyatın zirvesine çıkan saflardan…

ODTÜ’nün dünyada hiçbir sıralamaya girememiş olmasına rağmen bütün bilimsel çalışmaları kendileri yapıyor edasından…

Gazetecilikteki sıçramasını malum koruması ile otel odası macerasına borçlu olduğu için gazeteciliğinin sorunlu tarafını iki sözün birinde "Çünkü biz gazeteciler" diyerek kendi zihninde gidermeye çalışan Oray Eğin'in kabak tadı veren bu ezberinden...

Cumhurun başkanı olarak kabul edilen ama cumhurla ilgisi olmayan Sezer'den... Gözlerindeki şer akan bakışlarından...

Aptallıklarını ve cehaletlerini laikliğe fikslediler mi benzeri bulunmaz aydın oluveren hayvancıklardan... Bunların, aptallıklarını geçer akçe olarak dayatmalarından...

Tüm sevimsizliğine ve çirkinliğine rağmen Esra Ceyhan’ın hala ekranlarda boy göstermesinden…

Onca beklemeye rağmen Godot’un bir türlü gelmemesinden, gelmeyecek olmasından ve buna rağmen bekliyor olmaktan…

Siyasetin hala milletin derdine derman olmak için yapıldığı yalanından, bunu satan yalancılardan, onca tecrübeye rağmen hala bu yalanın peşinden koşan geri zekalılardan…

Başkasının parasını arsızca harcayıp, sonra da geri ödemeyen kredi kartı batakçılarının mağdur olarak tanımlanmasından…

Ucuz konut haberlerinden…

Televizyondaki bütün hüzünlü haberlerin fonuna REQUIEM FOR A DREAM soundtrack’ının yerleştirilmesinden…

Kaliteli bir yazar olan Ahmet Kekeç’in İslami duruşunun belli bir yerden ileriye gitmesine engel olmasından ve saçmalamasından…

Bu lumpen toplumun hala ayakta ve var olmasından

Çayın bir gün kanser yaparken diğer gün kansere iyi gelmesinden, üretilen tüm ürünlerin faydalarının saymakla bitirilememesinden ve bu haberlerin evirilip çevrilip gözümüze sokulmasından...

Olmadık zamanlarda kıytırık esnaf takımına yağ çekmek için yapılan sektör haberlerinin banalliğinden...

“Aha internet devrimi yapıldı artık kimse gazete okumayacak” saçmalamalarından…

Ahmet Hakan’ın tekrar tekrar “neydim ne oldum ama aslında nasıl oldum ve bakın oldum” diye kendisini anlatmasından, bunu medya sitelerinin yeni bir keşifmiş gibi vermelerinden…

Tüm zamanlarda; “Türkiye’nin içinde bulunduğu bu kritik dönemde” cümleleriyle başlayıp biten ve her türlü gelişmeye bu mantıkla “istemezük” diyen soytarılardan…

Türk sinemasını yükseltmek amacıyla uyuz filmlerin Amerikan tarzı pazarlama yöntemleri ile piyasaya sürülmesinden… Arka planda filmin afişlerinin bulunduğu TV röportajları ile yapılan ucuz promosyonlardan...

Yağan karın, açan güneşin haber bültenlerinde yer almasından...

Atatürk seviciliğinden, Türklük kutsayıcılığından, “değerli” olabilmek için insan olmanın bir türlü yetmemesinden...

M.Ali Erbil, Seda Sayan, Okan Bayülgen gibi kendilerine yapışık tiplerin bir türlü yok olmamalarından… Her zaman ve her yerde karşımıza karşımıza çıkmalarından...

Tüm kavruk tiplerin ekranlara şovmen olarak çıkmalarından… Türkçe’yi bile konuşamayan bu “turbo”ların kendilerini sanatçı olarak var etmelerinden, bu sefilliğin bitmeyecek olmasından...

Demirel ve Çiller’in tekrar ısıtılıp piyasaya sürülmesi çabalarından…

Namus kumkuması toplum görüntüsünün altında kızlarımızın ekranlardaki “orospuluk” yarışmaları için birbirini yemesinden, Manukyan’ın kötü kadın olarak kabul edilmesine karşılık aynı işi daha çağdaş bir şekilde yapan Ebru Akel’in “ailemizin kızı” olarak kabul edilmesinden…

Rüşvet almayan yada vermeyen tek bir kişi varmış gibi, açığa çıkan rüşvet olaylarının hayretle karşılanması ikiyüzlülüğünden…

Kendilerini ulusalcılar diye lanse eden işe yaramaz takımının “kuvvacı” saçmalıklarıyla “ülkeyi kurtarma” havalarına girmelerinden…

Dinci basının dünyadaki tüm kötülükleri İsrail’e bağlayıp sürekli ağlayıp lanetlemesinden... İsrail ile ilgili sözümona deşifre girişimlerinde bulunurken İsrail’in nasıl organize ve akıl dolu çalıştığını gözardı etmelerinden... Kötülüklerin kaynağı belli iken! bu kaynağı ortadan kaldırmak için İsrail’in 10’da 1’i kadar bile proje üretmemelerinden... Zavallılık içinde herşeyi Allah’a ve Peygambere havale edip “Gün gelecek Peygamberimizin sözü çıkacak ve İsrail yerle bir olacak” şeklinde rezil bir şarklılıkla oturup beklemelerinden...

CHP’nin ısrarla “istemezük” tavrını sürdürürken ne istediğini bir türlü açık etmemesinden... Edememesinden... Aslında istediği birşey olmamasından... Atatürk’ün kurduğu parti olmanın yeterli görülüp (hikmeti neyse?) her türlü eleştiriye ilgili ilgisiz “Âma bu partiyi Atatürk kurdu” gibisinden hiçbir mantığı bulunmayan saçmalamalardan...

Yazılarında hiçbir zeka pırıltısı bulunmayan Emin Çölaşan gibi isimlerin Türkiye’nin en çok okunan köşe yazarları olmasından... Bu yazarlara öykünerek köşelerde yer edinmek isteyen yazar bozuntularından... Okuyanlardan...

Haber kanallarının olur olmaz her şeyi son dakika diye vermesinden...

Ortalama bir magazin programından öte içeriği bulunmayan Posta Gazetesi’nin Türkiye’nin en çok satan gazetesi olduğu bilinmiyormuş gibi, hala medyada magazinleştirilen programların ve haberlerin ciddi ciddi, bir denklemmiş gibi irdelenmesinden...

“Türkiye’nin yüzü” olarak lanse edilen Azra Akın’ın yüzünde sürekli aynı anlamsız gülümseme ifadesiyle ortalıkta dolaşmasından...

Devletluların pazar günleri spor takılmaları ve spor giyimden sadece takım elbisedeki kravatı saf dışı etme anlayışından... Medyanın bunu marifetmiş gibi “...... spor kıyafetiyle karşımıza gelen .....” diye vermesinden...





Google
Web Haberola